23 Eylül 2013 Pazartesi

SS13 MEN'S FASHİON


            Geçtiğimiz günlerde SS14 kadın koleksiyonları pek çok marka tarafından tanıtıldı. Erkek koleksiyonların tanıtımı üzerinden uzun zaman geçmişken, gelecek yaz erkekler neler giyecek bir bakalım istedim. Hem yaz ile ilgili şeylerden bahsetmek içimi açıyor hem de hafızaları tazelemekte yarar var diye düşünüyorum. Gelecek yaz dikkatimi çeken şeyler; pantolonlar bollaşıyor hem de oldukça biraz rahat edelim ama değil mi? Şortlar kısalmaya devam ediyor bir süre daha böyle gider gibi. Deri pantolon gördüm AW13 içerisinde de oldukça fazla, demek ki deri her daim olmaya devam edecek. Uzun kemer modası başlamış, şu kemerin ucunu bağlayıp aşağı doğru sarkıtma vardı ya işte o geri geliyor. Aklıma ilk gelenler bunlar.Ha bir de Burrbery gömlek üstüne gömlek ve gömlek üstüne atlet giydirmişti umarım o akım geri gelmiyordur! Koleksiyonlar içerisinde ben yine kalbimi Dolce & Gabbana'ya kaptırdım. Tarafsız kalamıyorum hastasıyım. İtalyan olsun taştan olsun. Bütün koleksiyonları değil sadece gözünüzde canlanması için seçtiğim fotoğrafları paylaşmak istedim. Ve en sevdiğim moda, en sevdiğim sezon olan İlkbahar-Yaz koleksiyonlarıyla huzurlarınızda.

                                                                 DOLCE & GABBANA











                                                                      
                                                                      LANVİN






TOM FORD












DSQUARED











ETRO









GİORGİO ARMANİ








MAİSON MARTİN MARGİELA





PRADA








MICHAEL KORS





BURBERRY PRORSUM








VERSACE






















SONBAHARIN EN GÜZEL JESTİ : FİLM EKİMİ



              Sonbahardan da Kıştan da nefret ediyorum. Ekvator gibi devamlı yaz olsa olmaz mı diye çok yakınırım. Bugün yine hem soğuk hem de kasvetli bir sonbahar gününde insanı sonbaharı görmeye tek mutlu eden şey ile ilgilendim: Film Ekimi. Program her seneki gibi şahane, filmlere bilet bulmasam da üzülmem çünkü yüzde 902nı belki de daha fazlası mutlaka gösterim şansı bulur. Fakat yakalayabildiğin kadarını erkenden kavuşarak izlemek varken yakaladığın biletleri de değerlendirmek gerek tabi. Aşağıda benim seçtiğim filmler var şu rezalet, felaket tellalı sonbaharın havasını biraz yuömuşatmak için aşağıdaki filmlere yer bulmaya çalışın derim. Bulamazsanız da üzülmeyin, evde sıcak bir kupa kahve eşliğinde severek yapılacak şeyler de mutlaka buluruz.

LİSTE

SEN AYDINLATIRSIN GECEYİ - ONUR ÜNLÜ
Gezi parkı eylemleri derken arada kaynadı mı acaba bu film düşüncelerine beni gark eden yeniden piyasalarda. Kuvvetle muhtemel festival ardından gişe yoluna düşer ve Leyla&Mecnun sevdalılarının akınına uğrar. Erken davranmak isteyenler için işte fırsat.

INSIDE LLEWYN DAVIS - JOEL&ETHAN COEN
Coen kardeşler demek dahi yeterli değil mi?   

BLUE IS THE WARMEST COLOUR - ABDELLATİF KECHİCHE
Yönetmen hakkında en ufak bir fikrim yok, Cannes'da aldığı büyük ödül ile merak uyandırıyor. Festivalin hemen ardından sansür tartışmalarının göbeğine düşen film pek çok kişinin merakla bekledikleri arasında.

LE PASSÉ -  ASGHAR FARHADİ  
Ayrılık filmiyle geçtiğimiz son 2 sene içerisinde neredeyse bütün ödülleri toplayan yönetmenin son filmi yine bir aile ekseni etrafında konumlanıyor. Cannes film festivalinden en iyi kadın oyuncu ödülüyle dönen film, en çok tercih edileceklerin başında yer alacak diye düşünüyorum.

JEUNE & JOLIE - FRANÇOIS OZON
Ozon ile ilgili duygularım oldukça karışık. Bazen muhteşem işler çıkarırken, bazen sıradandan daha sıkıcı işlerle karşımıza gelebiliyor. Bir önceki filmi Dans la Maison'dan sonra gelecek işe şüpheyle yaklaşıyorum ama insan merak etmeden de duramıyor.

GLORIA - SEBASTIAN LEILO
Bu filmden nasıl haberdar olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok, sadece fragmanından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Festival programında karşılaşmak ise festivalin bana yapmış olduğu bir sürpriz.

Siz de kendi sürprizlerinizle karşılaşmak için mutlaka festival filmlerine bir göz atın, çünü burada yazmadığım ve görünce heyecanlanmanıza neden olacak bir sürü film mevcut. Kolay gele...

22 Eylül 2013 Pazar

SANATIN EN SAF HALİ : FRİDA KAHLO


                Resim sanatından pek anladığım söylenemez. Resim değerlendirmelerim genellikle estetik açıdan gerçekleşir, derinliğine inemem. Yani simsiyah bir tablo önünde saatlerce duramam. Ama her sanat dalında olduğu gibi resimde de insanı  duygulardan yakalamak gibi durumlar mevcut.  En popüler, belki de herkesin bildiği bir ressam benim için oldukça önemli. "Frida" kim bilir sinema filmi çıkmamış olsaydı adından başka bir şey bilmediğim diğer ressamlar gibi beynimin derin köşelerinden birinde kalacaktı. Bir bilgi yarışmasında adını görünce evet evet  bu bir ressam demekten öteye gidemeyecektim. Peki filmden sonra ne değişti? Aslında pek çok şey, Frida'yı tanımaktan öte önünde eğilerek karşılanacak biri olduğunu görmüş oldum böylece.Hayata karşı duruşu, bakışı ve tavrıyla hayranlıkla geçmişini andığım bir yazar olmanın yanı sıra, yaşadığı kötü ve iyi tüm duyguları sanatına yansıtmayı başarabilmiş usta ressamı sevdiğim şeyler arasına koymamak haksızlık olacaktı. Eserlerinin bir kısmı Türkiye sınırları dahilinde sergilendi görenler ne şanslı - ki bende onlardan biriyim- ama göremeyenler için iki kitap önerim olacak Türkçe yazılmış. Bir tanesi Frida Kahlo sergisi için Pera müzesinin hazırlamış olduğu kocaman bir kitap, diğeri ise YKY'den çıkmış minik Frida kitabı. İngilizce bilenler için de Taschen tarafından çıkmış bir diğer versiyonu da mevcut, sanırım Pandora kitap evinde bulabilirsiniz. Açıkçası hakkında en geniş ve kolay kaynak bulunabilecek ressam Frida'dır. Hayatını mutlaka okumalı ya da üşeniyorsanız izlemelisiniz. Muhteşem bir film var hayatına dair. Tanımıyorsanız mutlaka tanımalı ve hayat ile ilgili düşüncelerinizi yeniden gözden geçirmelisiniz.










17 Eylül 2013 Salı

Sevimli Yaratıklar

          



           Çocukluğumdan beri tuhaf yaratıkları hep sevmişimdir. Ne zaman enteresan bir oyuncak görsem alırdım. Hatta canlı oldukları hayalini kurduğum saçma sapan bir dönemim dahi olmuştu. Hayvanları çok sevdiğim için mi yoksa farklı oldukları için mi ilgimi çekiyorlardı hiç bilmiyorum. Fakat hala dikkatimi ve ilgimi çekmeyi başardıkları kesin. Son zamanlarda Furby'nin yeni versiyonları oldukça popüler. Benim çocuk olduğum zamanlarda da oldukça popülerdi, koşup hemen bir tane almıştım. Şimdiki halinin gözleri hiç hoşuma gitmese dahi Furby hala çekiciliğini koruyor. Mesela şans getirdiğine inanılan Troll'ler vardı bir zamanlar, keşke onlar da yeniden piyasaya çıksa. Ankara'da bir oyuncakçı da yıllar sonra yeniden karşılaşınca ne kadar sevinmiştim. Velhasıl kelam böyle tuhaf oyuncakları  daha doğrusu yaratıkları çok severim. Bu sebeple oyuncakçılar benim için hala cazibe merkezi. Şirinler, Alf, Ninja Kaplumbağalar, Furby, Troll.. v.b. olsa da oynasak derdim ama hali hazırda iki tanesi odamda duruyor, zor günler için saklamak gerek tabi... 

1 Eylül 2013 Pazar

Küçük Bir Ada Arası : GÖKÇEADA

                





  Turkuaz ve laciverdin kesişim noktasını gördüğüm anda Feribot Gökçeada iskelesine yanaşmaya başlamıştı. Henüz adaya ayak basmadan ikram edilen efi badem kurabiyesi  ve feribot yolculuğu boyunca bizi yalnız bırakmayan tatlı rüzgar önceden güzel bir yere varacağımızın haberini veriyordu adeta. Adaya varır varmaz tabelaları takip ederek Kaleköy'e ulaştık. Adaya gelen herkes ilk önce bu köyden bahsetse de benim en sevdiğim köy Zeytinli oldu tabi tüm köyleri gördükten sonra. Gökçeada'nın arabasız gezilmesi pek mümkün değil zira uzaklarda, kuytu köşelerde şahane koyları ve köyleri keşfetmek mümkün. Yürüyerek gezilemeyecek kadar büyük bir ada. Gidene kadar idrak edemeseniz dahi adaya vardıktan sonra küçük bir şehir geziyormuş hissi uyandırıyor bünyede. Rum evleri ve köyleri şahane. Zeytinli, Tepeköy, Kaleköy favorilerim sanırım giden herkes için de öyledir. Kumsal isteyenler için kefaloz , taşlık ama deniz ile iç içe olmak isteyenler için Yıldız koyu ve Laz koyu muhteşem. Barba Hristo amcanın muhallebisi ve dondurması her gün zeytinli köye en az bir kere uğrama sebebi. Tatlı ardından dibek kahvesi köy meydanında keyfe keyif katmak için birebir. Adanın her yerinde şahane reçeller mevcut. Adanın favorisi domates reçeli, benim gözdem karadut reçeli. Akşam yemekleri ve şarap konusunda ada bence oldukça pahalı malesef. Adanın şaraplarında kadeh alacak olursanız 15 TL civarı ki İtalya'da 1.5€'ya şarap almış biri olarak gözlerim yerinden fırladı. Tepeköy girişteki taverna sıcak ve samimi. Şarapları kendileri yapıyor fakat şarap konusunda onlar da ucuz değil. Adanın oğlak çevirme ve buharda oğlak gibi seçenekleri mevcut -oğlak oldukça tüketiliyor da- ve ortalama 28 TL, Son durak diye bir meyhane zinciri var ki neredeyse her yerde karşınıza çıkıyorlar adanın en pahalısı onlar sanırım. Yörük çadırı hem daha ucuz hem daha lezzetli oğlak konusunda. Kale restoran mezeleri muhteşem. Deniz börülcesi bulmanın heyecanıyla mezelere daldım ve kendimden geçtim. Ne yazık ki şarap ve balık burada da ucuz sayılmaz. Özetle ada tatlıları leziz ve ucuz, ada yemekleri pahalı ve sınırlı. Kim bilir belki de sezon bitmek üzereydi tüm sebep bundandır. Ama sevdiğim şeylerden bahsedeceksem eğer sadece Barba Hristo tatlılarını yerken bulduğum sessiz huzur ortamı bile Gökçeada'yı bayıldığım şeyler arasına almama yeter. Yunan müzikleri eşliğinde gezmek, manzaraya dalmak ve denizin dibindeki güzelliklerin keyfini çıkarmak sürpriz bonus. Gidin, görün, keyfini çıkarın efendim...


DN: Gökçeada'da yapmam gerekenler listesi için Sibel'e teşekkürler. Gönlüm Ege'de kaldı....


















              

6 Ağustos 2013 Salı

MİZAH = PENGUEN


                Komedi konusunda tam bir arızayım. Eski Türk komedilerini sevmem, kolay kolay komedi filmi izlemem, bugüne kadar bir tane Cem Yılmaz gösterisi izlemişliğim dahi yok. Ne Vizontele, ne Gora ne de Recep İvedik'leri izleyip gülmüşlüğüm yok. Çocukluğumdan beri ya dramı tercih ederim ya da korkuyu. 7 yaşındayken tek derdim vampir filmi izlemekti mesela. Bu sebepledir ki benim kafam basmaz komediye der dururum yıllardır. Karikatür sevmem ki bu konuda tek suçlu o iğrenç sizinkiler serisi ile S.M.'dir. Her neyse ta ki gezi olayları başlayana kadar. Gezi olayları komedi konusunda benim miladım oldu. Kahkahalarla gülmeye başladım yazılan ve söylenen şeylere. Sloganlar hem zekice hem de o kadar güzel iğnelemelerle yaratılıyordu ki beynim döndü. Velasıl kelam komedi keyif aldığım bir şeye dönüştü. Ve hala filmler için fikri sabit biri olsam dahi Karikatür sevmeye, okumaya başladım. Penguen her hafta hazırladığı muhteşem kapaklarla komediyi benim için bir an önce ulaşılması gerekenler mertebesine getirdi. Haftalık çıkıyormuş. Bilmem hangi gün çıkıyor ama her salı ya da çarşamba bayiden ısrarla ister oldum.  Suratımda salak bir sırıtma ile elimden bırakamıyorum, bitirip başa dönüyor yeniden okuyorum. Ardından başkaları da okusun diye umumi yerlere bırakıyorum dergiyi. Arada bir acaba bırakmasam mı, para verip alsın dallamalar dediğim oluyor ; fakat benim gibi biri daha çıkar da bağımlı olursa ne ala diye düşünüp kaderine terk ediyorum dergiyi. Demem o ki benim gibi komedi özürlü birini bile güldürmeyi başardınız ya Allah'ta sizi güldürsün Penguen. Sizi sevmeyen ölsün!


Timeless Sensibility : YARGICI






Bir kadın markası olmasına rağmen, oldukça beğendiğim bir markadır Yargıcı. Soft renkleri, tarzı ve müze gibi mağazalarıyla cazibe merkezidir benim gözümde. İçindeki her şeye dokunabildiğiniz hatta satın alabildiğiniz bir müze düşünün, işte yargıcı tam bu kıvamda bir marka. İşin ilginç ve benim için üzücü olan tarafı ise erkek kıyafetleri üreterek yola çıkmış bir markanın neden sadece kadın ürünleri satmaya başlamış olması. Üstelik Erkekler için piyasada var olan açığı bence karşılayabilecek potansiyele sahip olan bir marka olmasına rağmen. İşimle alakalı olmasından mıdır bilmem fakat vitrinlerini her gördüğümde içim açılır ve derin bir nefes alıp iç geçirerek geçer giderim yanından.  fiyat aralığı piyasa ortalamalarının biraz üzerinde; fakat sadık bir kitlesi olması da boşuna değil. Kadın arkadaşlar için Yargıcıyı kaçırmayın, erkek arkadaşlar için ise kız arkadaşlarınıza hediye mi almak istiyorsunuz işte size en alasından bir vaha. İlerleyen yıllarda erkek koleksiyonu çıkarması ümidiyle sevdiğim şeylerin arasına katıyorum Yargıcıyı da.




30 Temmuz 2013 Salı

#direngezi


                Sevdiğim şeylerin en başında yer alıyor "GEZİ". Kimi anladı, kimi anlamak istemedi, kimi nefret etti, kimi aşk etti. Gezi bu topraklardaki herkesin kulağına ulaştı. üstelik bunu kendi iradesi ile gerçekleştirdi. Ağaçlar için direndi, Özgürlüğü için direndi, Özündeki saflığı korumak için direndi, İyilik için direndi, kendisi için direndi, sevdiği herkes için direndi, ülkesi için direndi. Kimilerine göre vatan haini-terörist, kimilerine göre kahraman-devrimci ilan edildi gezi ahalisi. Basın sadece hükumet politikasından yana hareket ederken, bin bir ses internet ortamında bir araya geldi. Ne güzeldi ama. Farklı noktalardan ama canı yanan insanlar indi meydanlara. Düşüncelerine saygı gösterilmeyen kişilerdi sesini duyurmaya çalışan. Kendisi gibi düşünen tüm gazetecilerin dışarıdaki sesi olmak için çabaladılar; çünkü onların sesini duyurabilecek gazetecilerin neredeyse tamamı hapisteydi. Dünya birincisiydik bu konuda. Üniversite  öğrencileri çıktılar meydana; çünkü ortada ne atama vardı, ne de iş, mezuniyet sadece bir külfet olmuştu. İş sahibi olmak için ya yandaş ya da torpilli olmak gerekecekti, diploma teferruat. Sanatçılar çıktılar meydanlara; çünkü bütün sanat kurumları sansür mekanizması altına alınırken devamlı küçümsenmişlerdi. Çünkü sanatı onlardan dahi iyi bildiklerini iddia edenler çıktı ortaya. Katlettiler sanatı. Ucube dediler, ahlaksız dediler, siz kimsiniz dediler. Tarihi bir sinema salonunu yıktılar gözlerini bile kırpmadan.  İşin özü çevreciler çıktılar sokaklara; çünkü açtıkları santrallerle yok ettiler doğayı. İki kuruş fazla para için kesitler ağaçları, ormanları. Ezilenler, herkes oradaydı! Dövülen, öldürülen farkına bile varmadığınız güzellikleriyle en ön saflarda yer alan mezhebi, dini, cinsiyeti, cinsel tercihi farklı olan insanlar oradaydı.  Birliktelik doğdu geziden,  iyilik orada kazandı. Gezide olan herkes birbiriyle paylaştı, birbirine yardım etti, düşenin kolundan tuttu kaldırdı. Tek istedikleri daha güzel bir ülke. Sen kimsin değil! Biz diyebilmek için direndi. Gözünü para bürümüş medya patronlarına, onların yalan haberlerine rağmen direndi.  Zekasıyla fark yarattı insanlar sokaklarda. Hepsi Gezi ruhu içindi. Gezi ruhu sevgiden doğdu. Karşı çıkan insanlar dahi biliyor ki oraya gidenler omuz omuz olduğu tanıdığı bildiği arkadaşlarıydı. Gezi yaktığı güzel mumları, yarattığı muhteşem sloganları, eşi benzeri olmayan saflıktaki ruhuyla tarihe çoktan geçti. SAYGILARIMLA...


DN: Ayrıca ülkedeki büyük bir kesimin içindeki opera ve müze aşkını dışarı çıkarması sebebiyle dahi oldukça önemlidir Gezi Parkı direnişi.
                          
                                  

14 Mayıs 2013 Salı

Bu Sene Bisiklet Moda Olacak


  Cumartesi günü taksimde bir grup bisikletli, bisikletlerini kaldırıp bağırmaya başladı "Bisiklet Bu Sene Moda Olacak". Durdum ve onlara baktım. Bu ülkede iyiye giden bir şeyler mi var yoksa diye geçti aklımdan. Benim için Bisiklet kullanımı kültürel olarak gelişmişlik göstergesi. Böyle düşünmemde pek çok sebep var aslında. Sağlık, çevre dostu, saygılı vb. Lakin Türkiye  olmayan bisiklet yolları, öküz olmayı erdem kabul etmiş şöförleriyle bir bisikletçi için mezbahadan farksız.  Her şeye rağmen evet kesinlikle denilebilecek tek şey var bu sene bisiklet moda oldu! Mağaza vitrinlerinden, bostancı sahiline kadar her yerde bisikletler ile karşılaşıyoruz. Bisikletçiler için H&M özel bir koleksiyon dahi hazırladı. Piyasadaki bisikletçilerin önleri eskisinden çok daha kalabalık. Dechatlon'un kapısından girdiğinizde en çok yoğunluğu bisikletlerin çevresinde görüyorsunuz. Beymen'lerde bisiklet satılıyor. Ve durmadan saymaya devam edebilirim.  -Bana göre bisiklet için en uygun şehir Erzincan dümdüz yolları ile bence büyükşehir olmadan bisiklet yollarına yatırım yapmaya başlamalı.- Özetle Bisiklet artık hayatımızın içine fazlasıyla giriyor şimdi sıra bisiklet markalarına kucak açmakta.

3 Mayıs 2013 Cuma

A JOURNEY: LOUIS VUITTON




           Sevdiğim şeyler arasına Louis Vuitton'un ekleneceğini bir iki hafta önce söyleseydiniz hadi oradan derdim. Bunun öncelikli nedeni asla bütçe ayıramayacağım kadar pahalı olması gelecekti, ardından da kullanmadığım bir marka nasıl sevdiğim şeylerden biri olabilir ki sorusu ortaya çıkacaktı. Şu anda durumun tamamıyla değiştiğini ve bu özel markanın sevdiğim şeyler kısmını geçerek bayıldığım şeyler konumuna eriştiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ha, hala bir LV ürününe sahip değilim, hala gelecek bir beş yıl boyunca sahip olabilir miyim bilmiyorum ama bugün gördüklerim ve duyduklarımla hayranlıkla takip edeceğim su götürmez bir gerçek artık -İşte bunu kesinlikle söyleyebiliyorum-. Peki, ne oldu da birden düşüncelerim değişti. Kısaca açıklamaya çalışacağım. Bugün İMA adında bir eğitim merkezinde Aytül Fıratoğlu'nun söyleşisine katıldım. Kendisi LV'nin Türkiye marka iletişim müdürü. LV'nin geçmişten bugüne yaptıklarıyla ilgili o kadar keyifli ve detaylı bir anlatım gerçekleştirdi ki LV'ye hayran kaldım diyebilirim. Öncelikle müşterileri arasında çok paralı az paralı ayrımı yapmıyor oluşları. Sonrasında müşterilerine kendi çizgilerinde her türlü hizmeti sağlıyor oluşları- seyahat temalı olmak şartıyla- bu işin ticari kısmı. Fakat beni benden alan asıl kısım sanata olan katkıları ve mağaza açarken gösterdikleri duyarlılık. Geçmişi silip yerine yenisini yapma adetini getiren Arap zihniyetli yönetim için ders olacak nitelikteki bakış açıları. Sanatçıları destekleyen hatta onları keşfeden ve hayatlarında büyük adımlara neden olan özel duruşları. Pek çok ünlü kişi ile bedava çalışıp o parayı hayır kurumlarına göndermeleri. Bu saydıklarım sadece bir kaçı. Mesala kaçımız Diyarbakırlı bir gencin Türkiye'de dahi tanınmazken LV tarafından Paris'te sergisinin açıldığını ve hayatı boyunca uçağa dahi binmemiş bir gencin şu anda Paris'te sanat eğitimi aldığını biliyor? Sanatla bu kadar iç içe olup. Her gittiği topluma saygı duruşunu eksik etmeyen bir markayı tanımamak ve sevmemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Eşelerseniz hazinelerle dolu geçmişiyle LV sizi bekliyor olacaktır. Keyfini çıkarın. Bırakın pahalı olsun, bir tane olsun LV olsun. Bilin ki paranız hak ettiği yere ve kişilere ulaşıyor...



28 Nisan 2013 Pazar

Hasır


            



                 Eskiden hasır süpürgeler vardı, hem pazarda satılanları  hem de köylerde kullanılanları  çok severdim. Hasıra olan sempatim nereden geliyor bilmiyorum; fakat o eski zamanlara dayandığını düşünüyorum.  Çocukluğumda sepetçilerin sokaktan bağırarak geçişlerini hala hatırlarım, sesleri hala kulağımda. Pek çok sokak geleneği gibi o da yok oldu gitti. Balkondan sepet sarkıtıp, bakkaldan ekmek isteyen teyzeler de marketlerin dört bir yanı sarmasıyla tarih oldu gitti. Hasır güzelliğini doğallığından mı alıyor yoksa kullanışlığından ya da estetiğinden mi bilmiyorum. Söyleyebileceğim kesin olan şey ise cazibesini asla yitirmediği. Her gördüğüm hasır üyünü elime alıp mutlaka inceliyorum. Cazibesi hem yazın güzelliğini hem de geçmişin tebessümü nü yanında getiriyor. Bol hasırlı bir yaz dilerim mutlaka bir parça edinin.